|
|
|
Kişi Şimdiye dek 4/28/2005 : 17547
· Üyeler : 14
· Haberler : 6
· Dosyalar : 1
· Linkler : 0
|
|
|
| |
| |  |
 |
 |
 |
 |
İnsan Allah'ın en canlı aynasıdır
|
Cenab-ı Allah, kâinatı yaratırken pek çok maslahata ve umumi neticeye bakmıştır; murad-ı Sübhani olan neticeler elde edilirken meydana gelecek izafi (subjektif) şerler nazar-ı itibara alınmaz. Haddizatında insanların da "hayır" diye yaptıkları pek çok şeyin altında bir kısım izafî "şer"ler vardır.
Mesela insanlar atomu icad etmişlerdir. Şayet atom, milletler arasında sulh-i umumiyi temine matuf olarak kullanılsa atomun keşfi hayır olacaktır. Bu sebeple o, insanlığa zarar vermeden, denizaltılarını yürütmede, aydınlatma ve ısıtma işlerinde kullanılabilse insanlığın yararına olacaktı. Ama Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombaları insanlığın yararına olmamış aksine büyük bir alanı senelerce canlı yaşamaz hale getirmiştir. O gün üç yüz binden fazla insanın hayatına mal olan bu bombanın, zararlı te'sirleri hâlâ devam etmektedir. Atom bu haliyle bir ma'nada şerdir ve olabildiğine çirkindir. Atomu insanoğlu icad etti, geliştirdi ve beşerin başına bela yaptı. Görüldüğü gibi şer için yapılmasalar bile insanoğlunun sebebiyet vermesiyle onun şerre dönüştüğü de olabiliyor.
Bir başka misal; elektriğin icadıdır. Bu icadı insanlığın en büyük keşiflerinden biri olarak kabul edenler arasında, "Elektriği keşfedenler, Hz. Muhammed'e inanmıyorsa bunca iyiliğine rağmen cennete giremez mi?" diye soranlar bile vardır. Demek ki, elektriğin icadının büyük bir iyilik olduğunu herkes kabul ediyor. Oysaki bulunan ışık ve ziya Allah'ın yarattığı bir madde ve onun tezahürüdür. Onu, Allah yaratmıştır. İnsan ise sadece Allah'ın yarattığını keşfetmiştir. Biz, insanlığa büyük bir iyilik yapmış olan kim olursa olsun eğer "La ilahe illallah" dediyse, bu şarta bağlı olarak Allah onu mesut etsin deriz. Ama keşfedilen bu elektrikte, pek çok hayrın yanında şer de vardır. Evet, sesimizin çok uzaklara gitmesini o elektrikle sağlıyoruz. Karanlıkta birbirimizin yüzünü onunla görüyor, fabrikaları onunla çalıştırıyor ve her yeri onunla tenvir ediyoruz. İlk bakışta bunların hepsi hayırdır ve o da bu hayırların sebebidir. İşte bunlar umumi neticelerdir. Fakat bunun altında bazen şer de olabilir. İçine su kaçırdığınız zaman kontak yapar; tedbirsiz ve ihtiyatsız olarak uğraşırsanız da sizi çarpıp öldürebilir. Görüldüğü üzere, mutlak hayır gibi görünen elektriğin bile bir kısım şer neticeleri olabiliyor. Şimdi elektriğin sadece bu şer yönünü düşündüğümüzde, "Allah cezasını versin bunu bulanların!" demeye hakkımız var mıdır? Evet, o zahiren insanlığın başına yedi başlı bir belayı salmıştır. Ne var ki bugün böyle bir şey söyleyen kimse yoktur. Aksine halk, onu umumi neticeleri itibariyle ele alıyor, ortaya çıkan kusurlardan da kendini veya elektriği suiistimal edenleri kınıyor.
Bunun gibi suyu da Allah yaratmıştır. Su, Allah'ın emriyle buharlaşarak, yağmur oluyor, toprağı suluyor. Bu arada toprağın denizlere akmaması, şehirlerin ve köylerin sele kapılmaması insanlara emanet edilmiş bir sorumluluktur. Avrupa ülkeleri nehirleri kullanıyor, içlerinde gemileri yüzdürüyorlar. Bunun için de bazı yerlerde kanallar açarken bazı yerleri de derinleştirerek sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Onlar eşya ve hadiselere hükmediyor ve Allah'ın kâinatta vazettiği tekvinî ayetleri iyi okuyorlar. Sel felaketi daha çok bizde ve bazı geri kalmış ülkelerde var. Şimdi asıl felaket olan şey, su ve sel değil, uyuşukluktur. Asıl korkulacak şey de eşya ve hadiseleri bilememe, varlığın ruhundan habersiz yaşama ve Allah'ın neyi niçin yarattığını idrak edememektir.
İnsan yeryüzünde Allah'ın halifesidir
Yukarıda anlatılan misallerde olduğu gibi bir kısım insanlarda da bazı şerler vardır. Ama bu hususta da asıl olan, büyük hayırlardır. Beşer, Allah'ın emriyle eşya ve hadiselere müdahale etme kabiliyetine sahiptir. Her şeyden evvel ahsen-i takvime mazhar olan beşer, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. O öyle bir ağacı temsil eder ki, o ağacın potansiyel donanımı çekirdek ve meyvesi, melaike-i kiramı dahi geride bırakacak mahiyettedir. Miraçta mesafeler Efendimiz'in ayağının altında dürülüp en büyük nebülözler ayaklarının altında kaldırım taşı haline gelirken orada Cibril'in sesi duyulur: "Yürü ya Muhammed! Bundan öte bana bir adım atmak dahi mümkün değildir." İşte insanoğlu böyle bir meyve vermeye de müsaittir.
Mahz-ı hayır için yaratılan beşer, cismaniyette Allah'ın en canlı aynasıdır. O, hem maddede, hem manada, hem akılda hem de ruhta bütünüyle Cenab-ı Hakk'ın binbir isminin nokta-i mihrakiyesidir (odak noktasıdır). İşte bütün bunlarda, melekler dâhil Cenab-ı Hakk'a ayna olabilecek ikinci bir varlık gösterilemez. Beşer bu ayinedarlığı yaparken, kendisine cennete gitme ve Cemalullahı görme yanında bir imtihan kabiliyetini inkişaf ettirme adına ona şehevî, behîmî, gadabî duygular ve su-i istimalata açık akıl gibi kabiliyetler de verilmiştir. Bunlar şer gibi görünmekle beraber mutlak şer değil, hayırda da kullanılabilecek kabiliyetlerdir. Pürşer beşer bunları suiistimal ettiği zaman, kendi hazırladığı felaketlerde boğulmuş olacaktır. Yoksa haddizatında o hem potansiyeli, hem de kendinde mekni bulunan hakikatlerle mahz-ı hayırlar abidesidir. Evet, beşer mahz-ı hayırdır, onu şer haline getiren de yine kendisidir.
ÖZETLE
1- Cenab-ı Allah, kâinatı yaratırken pek çok maslahata ve umumi neticeye bakmıştır; murad-ı Sübhani olan neticeler elde edilirken meydana gelecek izafi (subjektif) şerler nazar-ı itibara alınmaz.
2- Beşer, Allah'ın emriyle eşya ve hadiselere müdahale etme kabiliyetine sahiptir. İnsan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Onun potansiyel donanımı, melaike-i kiramı dahi geride bırakacak mahiyettedir.
3- Mahz-ı hayır için yaratılan beşer, cismaniyette Allah'ın en canlı aynasıdır. O, hem maddede, hem manada, hem akılda hem de ruhta bütünüyle Cenab-ı Hakk'ın binbir isminin odak noktasıdır.
Bu metin, Hocaefendi'nin 1970'li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.
30 Mayıs 2008, Cuma - Zaman - |
Gönderen vuslat_sevgisi Sunday June 15 2008 13:00 Yorumlar (0)  | |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
Başkalarına benzemek için kendini zorlama
|
 "Men teşebbehe bikavmin fehüve minhüm - Bir kimse herhangi bir topluma benzerse onlardandır." (Ebû Davud, Libas, 4; Müsned, 2/50) hadis-i şerifi, sahih bir hadis olup muteber hadis kaynaklarında yer almaktadır.
Bazı toplumlar yenilik adına kendilerini teşebbühe (başkalarına zorla benzemeye çalışmak) zorlamış ve başka toplulukları teknoloji, sanayi ve terakkide örnek alacaklarına kılık-kıyafette, yaşama tarzında ve zevk ü safada taklide kalkışmışlardır. İşte bunun adı teşebbühtür ve hadis-i şerifte kastedilen de budur.
Diğer bir ifadeyle, "teşebbüh", insanın, kendi kültürünün ve tabiatının dışına kayarak, hatta öz değerlerini hafife alarak, saç-baş, kılık-kıyafet, yeme-içme ve günlük hayat bakımından olduğundan farklı görünmesi, zorla başkalarına benzemeye çalışmasıdır ve sonuç itibarıyla "iltihak"a varıp dayanabilecek bir marazdır. Bu mevzuda, biraz esnek ve gevşek davranan bir insanın, ilk çıkış noktasını unutacak kadar merkezden kopması, zamanla kendinden bütün bütün uzaklaşması, hiç farkına varmadan özendiği ve benzediği o kimselere katılması ve Hak nezdinde de onlardan biri addedilmesi söz konusudur. Binaenaleyh, Nur Müellifi, teşebbüh ve taklit hastalığına yakalananlara şöyle seslenmiştir: "Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz."
Yeri gelmişken konuyla alakalı bir mülahazamı da arz etmek istiyorum: Kanaatimce böyle teşebbüh tutkunları, yabancılar sarık, şalvar gibi şeylerin giyilmesinde bir kısım faydaların olabileceğini ortaya atsalar ihtimal, taklit adına şalvar giyip sarık saracaklardır. Hatta kadının tepeden tırnağa kapanmasında, içtimâî ve ailevî büyük faydalar mülahaza ederek kadınlara bizim eski entarilerimizi giydireceklerdir.
Şimdilerde bizim dünyamızda ciddi bir teşebbühün olduğu muhakkaktır ve bunun kökü çok eskilere dayanmaktadır. Yakın tarihimizde Abdülmecid veya İkinci Mahmut devri, teşebbühün bir devlet politikası şeklinde dayatıldığı devirdir. Bu dönemde başta kılık-kıyafet olmak üzere her şeyde ciddi bir teşebbüh göze çarpar. Ne var ki kılık-kıyafet Hintlinin sırlı külahı değildir ki, insanı alsın bir anda göklere çıkarsın! Fes, keçeden yapılmış kafaya takılan bir tür giysidir. Evet, bu mukallitler insanların kafalarının içine bir şey koyma yerine şekil ve suretle oyalanıp durmuşlardır.
Hatta bazıları kendi değerlerine karşı tiksinti duyacak kadar başkalaşmış ve akl-ı selimi hayrette bırakacak ölçüde fikir inhiraflarına düşmüşlerdir. Camilere sıra koyma ve secde edilecek yerlere tahta döşeme gibi teklifler bu düşünce kaymalarının tezahürleridir. "Ubudiyet izhar etmemek ve ibadet maksadıyla da olsa asla eğilmemek lazımdır; çünkü insanlarda ubudiyet duygusu geliştikçe ve secde etme isteği pekiştikçe başkalarına köle olma hissi de inkişaf etmektedir. Onun için, çok ciddi bir isyan ahlakı ile kulluğa başkaldırmak gerekmektedir ki köleliğin önü alınabilsin!.." sözü, şayet bu milletin bir ferdinin dudaklarından dökülüyorsa, bir insanın ne ölçüde başkalaşabileceğinin hazin bir misali değil midir?
Teşebbüh değil fedakârlık olmalı
Geriye dönelim; din, diyanet açısından kendi değerlerinden vaz geçip başkalarına benzemek için hususi gayrette bulunan kimse büyük vebal altına girer. Bir Müslüman, böyle bir teşebbühle dinden çıkar ki hadisin ifadesi bu hakikati işaret etmektedir. Hadisteki "teşebbehe" kelimesi, sarf yönüyle tefa'ul kipindendir. Tefa'ul babının binası tekellüf (zorlama) içindir ki buna göre mana 'kendimi şöyle zorlayayım ve çekidüzen vereyim de iyice onlara benzeyeyim' şeklinde bir taklit arzusu ifade eder. Ne var ki bugün sırtında Frenk elbisesi olan her Müslüman da kâfir olmaz. Ancak kâfirleri adım adım takip edip, "İlle de onlara benzeyeceğim. Onlar nasılsa ben de mutlaka öyle olacağım" diye kendinden kaçan kimseler için aynı şekilde düşünmek zordur.
Şu kadar var ki, kendi değerlerimize bağlı kalmamız, içinde yaşadığımız çağın gereklerini gözetmemize mani değildir. Eğer insan, üzerine farz olan bir vazifeyi eda ederken, "Giyim ve kuşamımdan dolayı dışlanmayayım; ilk bakışta ürkütücü olmayayım!" düşüncesi ve niyeti ile toplum telâkki, örf, âdet, gelenek ve göreneklerine göre davranıyorsa, bunda bir mahzur yoktur; hattâ böyle bir düşünce, takdir ve tebcile lâyık sayılır.
Zaman ve mekâna göre, ilk planda insanlara tuhaf gelecek, onları ürkütecek ve kaçıracak hal, tavır, davranış ve fiillerden sakınmak lazımdır. Bu mevzuda da "illa böyle olmalı" diyerek tekellüfe girmemek esastır. Evet, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz kaftanımız, cepkenimiz... Çok hoşumuza gidebilir. Fakat bunlar bugün bazı kimselere başka şeyler çağrıştırıyor, bir kıyafetin ötesinde manaları hatırlatıyor ve ürkütücü oluyorsa, -dinimizin ve kültürümüzün temel sınırlarını aşmamak kaydıyla- görüntümüzle de başkalarını kaçırmamaya özen göstermemiz gerekmektedir. Bir gün muhataplarımız bizi genel karakterimiz, ahlakımız ve evrensel insanî değerlerimiz ile tanıdıktan sonra, artık ne giyersek giyelim, nerede ve nasıl olursak olalım, anlayışımıza, halimize ve davranışlarımıza saygı duyacaklardır ve Allah'ın izniyle ondan sonra bir problem kalmayacaktır.
Binaenaleyh, teşebbüh kastı olmadan bazı benzerliklere girme frenkleşme sayılmasa da yukarıda da ifade edildiği gibi kendi rızası ve ihtiyarıyla bilerek ve kasten onlara her şeylerinde özenerek "Çok şükür frenklere benzedim ve Müslümanlara benzemiyorum" diyen çizgisini koruyamamış sayılır.
ÖZETLE
1 - Bazı toplumlar başkalarına benzemeye çalışmış ve Frenkleri teknoloji, sanayi ve terakkide örnek alacaklarına, yaşama tarzında taklide kalkışmışlardır.
2 - Sırtında frenk elbisesi olan her Müslüman kâfir olmaz. Ancak "ille de onlara benzeyeceğim."diye kendinden kaçan kimseler için aynı şekilde düşünmek zordur.
3 - Eğer insan, "Giyimimden dolayı ilk bakışta ürkütücü olmayayım!" niyeti ile toplumun gelenek ve göreneklerine göre davranıyorsa, bunda bir mahzur yoktur.
13 Haziran 2008, Cuma - Zaman |
Gönderen vuslat_sevgisi Sunday June 15 2008 12:57 Yorumlar (0)  | |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
Övülmeyi sevmek ve istemek kalbî bir hastalıktır
|
Övülmeyi sevmek ve istemek kalbî bir hastalıktır İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir. Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu, tedavisi zor bir kalb marazıdır. Müminler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği daha çok müşriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır.
İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kur'an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde -meâlen- şöyle buyurmuştur: "Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler -evet, sanma ki onlar- azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır." (Âl-i İmran, 3/18
Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak şu iki hadise rivayet edilmektedir:
Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab'ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî işte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri üzerine aldıklarını, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.
En tipik narsistler
Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduğumuz ayet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde bağlı olmadığı halde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan-yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düşüncelerinde inkârcı olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hal ortaya koyarak hüsn-ü kabul ve kâr payı arayan riyakâr ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaşmadığından Cenâb-ı Allah'ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı Müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müşrikler ve münafıklar sebebiyle inmiş olsa da, başkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan Müslümanlarla da alâkalıdır.
Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, şöhretperestliğe müptela ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoğu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da eklenince ortaya en tipik narsistler çıkar.
Peygamberâne tevazu
Oysa, hakiki müminin en belirgin özelliği tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî'nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma çabası gösterir. Hele lehte de olsa mübalağalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder.
Takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; "Allah'ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!" diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal'e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir.
ÖZETLE
1- Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb hastalığıdır.
2- Hakiki mümin tevazu ve mahviyet sahibidir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve kendini insanlardan bir insan kabul eder.
3- Medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde ayaklar kayabilir. Zaman - Kürsü 18 Ocak 2008, Cuma |
Gönderen vuslat_sevgisi Wednesday January 30 2008 16:42 Yorumlar (0)  | |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
Uzmanlar 6 ay ve daha uzun süre ağrı çekip tedavi almayan kişileri uyarıyor
|
Uzun süreli ağrılar dikkate alınmalı 6 ay ve daha uzun süre ağrı çekip tedavi almayan kişilerde kalp, solunum, kas ve ruhsal sistemde bir takım bozukluklar ortaya çıkabilir
Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Algoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bilge Karslı, 6 ay ve daha uzun süre ağrı çekip tedavi almayan kişilerde kalp, solunum, kas ve ruhsal sistemde bir takım bozukluklar ortaya çıktığını bildirdi.
Prof. Dr. Bilge Karslı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Algoloji Bilim Dalı'nda kanser ağrıları, bel, boyun, baş, zona ve ameliyat sonrası ağrılar üzerine çalışıldığını ifade etti. Ağrının ''subjektif'' bir durum olduğunu belirten Karslı, kişilerin hissettikleri ağrıyı tansiyon ve nabızda olduğu gibi sayısal olarak belirlemenin mümkün olmadığına dikkati çekti.
Hastanın çektiği ağrının boyutunu tespit edebilmek için kişilerden ağrılarına 1 ile 10 arasında değişen bir rakam vermelerini istediklerini anlatan Prof. Dr. Karslı, ''Hasta tedavinin ilk aşamalarında ağrısı için 7-8 rakamını verirken bunu 2-3'e düşürdüğümüzde, tedavinin başarılı olduğunu söyleyebiliyoruz'' dedi.
Prof. Dr. Bilge Karslı, yapılan bilimsel araştırmaların ağrı hafızasının anne karnında gelişmeye başladığını gösterdiğini söyledi. Kişilerin ağrıya verdikleri tepkinin bununla ilişkili olduğunun sanıldığını ifade eden Karslı, şöyle konuştu:
''Ağrı, kişilerin geçmişteki deneyimleriyle ilişkili, hoş olmayan bir durumdur. Elle tutulabilir değildir ve kişiden kişiye değişir. Anne karnında ağrıyla ilgili hafızanın oluştuğu biliniyor. Anne karnında oluşan ağrı hafızasının, kişinin tüm hayatında etkili olduğu, bunun da kimilerinin yüksek derecede ağrıya yanıt vermezken, kimisinin küçük ağrılara dahi şiddetli tepki vermesiyle görülebildiğini söyleyebiliriz.''
Bilge Karslı, kişide ağrı yakınması bulunması halinde mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini, Algoloji Bilim Dalı'nda ağrı seviyesini aşağı çekip kişinin yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik çalıştıklarını anlattı.
-SÜREKLİ AĞRI HASTALIK BELİRTİSİ-
Ağrıların tedavisine yönelik toplumdaki bilincin gün geçtikçe arttığını vurgulayan Karslı, ağrı kesici kullanımının ise halen kontrolsüz olduğuna işaret etti. Karslı, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Halbuki bu konuda da düzenli ve kontrollü ilaç kullanımı gerekiyor. Kişinin bir problemi varsa, ilgili hekime başvurup, düzenli bir tedavi alıp, bütün bir yaşama bu tedaviyi yayması gerekiyor. Ağrı olduğunda kontrolsüz şekilde ilaç almaktansa, düzenli bir ağrı tedavisi yapılıp ondan sonra ilaç tedavisine başvurmak, ilaçların yan etkilerinden korunmak için de çok önemli.''
Sürekli ağrının ise mutlaka bir hastalığın belirtisi olduğuna değinen Bilge Karslı, kronik ağrı için 3 ile 6 ay arasında değişen süreleri dikkate aldıklarını söyledi. Karslı, ''Hastalar 6 ay ve daha uzun süre ağrı çekip tedavi almadıkları takdirde, kalp, solunum, kas ve ruhsal sistemde bir takım bozukluklar ortaya çıkıyor'' dedi.
Uzun süreli ağrı hissedilmesi durumunda zaman kaybedilmemesini isteyen Prof. Dr. Karslı, ''Başta tek bir ağrı kesici veya tek bir yöntemle tedavi edebileceğimiz ağrıyı, geç kalındığında 2-3 ilaç daha ekleyip tedavi edebiliyoruz. Bu da hem maliyeti artırıyor, hem de tedavi süresini uzatıyor'' diye konuştu.
AA --- Samanyolu Haber
19.Ocak.2008 09:33:32 |
Gönderen vuslat_sevgisi Wednesday January 30 2008 15:49 Yorumlar (0)  | |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
ARKADAŞIMIN SÖZLERİ ÖNEMLİ
|
Modern bir yaşam biçimi olan arkadaşım, başörtüsü tartışmaları hakkında öyle şeyler söyledi ki...
Toplumun "açık görüşlü" olarak tanımlanan kesiminden bir arkadaşımla sevdiğimiz bir restaurantta yemekteydik geçen akşam. Biraz da gazeteci merakıyla arkadaşıma kritik bir soru sordum:
"Bak şurada başı örtülü olmayan iki hanımefendi oturuyor. Onların kıyafet tercihi beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Çevremdeki değerlerini önemseyen arkadaşlarım için de aynı durumun söz konusu olduğunu biliyorum. Peki sende ve senin çevrende, tesettürlü hanımefendilerle karşılaşmak, onlarla çeşitli ortamlarda birarada bulunmak nasıl bir his uyandırıyor? Rahatsız oluyor musunuz başıörtülü insanları görmekten?"
Lâfı ölçüp biçerek konuşmayı seven arkadaşım bir an bile düşünmeden "hiç" dedi ve bitirmedi sözlerini devam etti:
"Bu halkın meslesi değil. Benim annemin başı örtülü idi. Ve biz çeşitli baskılardan dolayı annemizin bu halini maalesef bir 'ayıp' gibi gördük. Batı normları bize öyle kabaca dayatıldı ki, Anadolu insanın kendine özgü kılık kıyafeti ayıp sayılmaya başlandı, köylülük olarak yorumlandı. Oysa ben bugün Amerika'yı, Avrupa'yı, hatta büyük ölçüde dünyayı görmüş biri olarak önce annemize sonra da kendi kendimize ne kadar haksızlık yaptığımızı daha iyi anlıyorum."
Değerli dostumun tespitleri bununla sınırlı kalmadı. "Bu" dedi son günlerde ayyuka çıkartılan başörtüsü tartışmalarını kastederek, "Türkiye'deki çok küçük bir azınlığın problemi. Bunlar değişime ayak uyduramadıklarından dolayı ellerindeki gücü kaybediyorlar. Ve bunun da farkındalar. Şimdi 'hır' çıkarmaya çalışıyorlar. Demokratik koşullarda devam ettiremeyeceklerini anladıkları limitsiz saltanatlarını, ülkede 'anti demokratik' bir ortam oluşturarak sürdürmeye uğraşıyorlar. Ama büyük bir hata yapıyorlar. Böyle devam ederlerse sahip oldukları herşeyi kaybedecekler."
Doğruyu söylemek gerekirse olan biteni bu denli net ortaya koyması beni şaşırttı. Çünkü arkadaşım ne siyasetçi, ne gazeteci, ne de stratejist. Sanatla çok içiçe, iyi para kazanan, renkli insanlarla oturup kalkan bir kişi. Öyle sosyoloji, siyaset bilimi masteri, doktorası filan da yok. Ülke gündemine yakınlık açısından bakıldığında da milyonlarca üniversite mezunu vatandaştan sadece birisi.
Özetle diyor ki;
- Halkın başörtüsünden rahatsızlığı yok - Başörtüsü yasağının manası da yok - Tesettürlü insanlara karşı yürütülen kampanyanın arkasında millet yok - Demokrasiyi bu millete çok gören sözde seçilmişler var - Onlar pozisyon kaybetme telaşındalar - Ama değişime direndikçe daha fazla kaybedecekler - Hatta ellerindekilerden de olacaklar...
İşte bunları söylüyor. Sözleri hem tecrübe, hem çarpıcı tespitler, hem de önemli uyarılar taşıyor.
Şimdi bu yazıyı okuyanlardan bazıları, bu konuşmanın yazarların zaman zaman yaptığı gibi 'söylemek istediklerini bir hayal kahramanına söylettirme' tekniğinden ibaret olduğunu düşünebilirler. Ama yanılırlar. Tıpkı bunun sadece iki kişi arasında cereyan eden sıradışı bir diyalog olarak değerlendirdiklerinde yanılacakları gibi... Çünkü şu anda Türkiye'de milyonlarca insan - bu kadar derli toplu olmasa da - buna benzer konuşmalar yapıyor ve fikirler beyan ediyor. Ve hemen hepsinden de yukarıdakine benzer sonuçlar çıkıyor.
İlgilenenlerin bilgisine arz olunur.
Ahmet Böken - SamanyoluHaber
30.Ocak.2008 02:19:04 |
Gönderen vuslat_sevgisi Wednesday January 30 2008 15:33 Yorumlar (0)  | |
 |
 |
 |
 |
Sayfa : [1] 2 >
|  |
|
|
Üyeler
· Yetkililer : 5 · Üyeler : 9 [Liste]
· Son : KEOMAN
Kimler online?
· Misafirs : 2 · Üye : 0 · Yetkili : 0
|
|
|
| |
| |